Ateş ve Para
Herhangi bir yaşam formunun biyolojik gereksinimli örgütlenme biçimi olarak toplum, yine bir yaşam formu gibi davranarak yaşamını süreğen kılmak adına enerji tüketmek ve tüketebileceği enerjiyi bulmakla yükümlüdür.
Örgütlenmelerin büyürken gereksindiği enerji ihtiyaçları için katettiği yolları ve savruluşları bugün tarihe bıraktıkları izlerden sürüp anlam çıkarmak bizlere yarınki kariyer ve iş geliştirme fırsatları yaratımlarımız konularında öngörülü davranmak adına yardımcı olacaktır.
Temelde, güneş’in enerjisini kullanan bitkileri ve bu bitkilerin besin enerjilerini kullanan hayvanları tükettiğimiz çağlarda üretim ve saklanma koşul ve düşüncelerinin yeşermemiş oluşuyla artı ürün yaratmak ve yarına rahat uyanabilmek oldukça zordu.
Ardından gerçekleştirilen yerleşik hayat, ufak ölçekli bostan ve tarlacılık faaliyeti üzerine bir de tarım olgusuyla tanışmak ilk artı ürünlerimize sahip olmamızı sağladı. Yarına daha umutlu bakabildik böylece ancak yarının getireceği olası tehlike ve mahfaza ettiklerimizin yok olabilmesi kuruntusu düştü içimize.
Kaygı ve umut insanların ve insan örgütlenmelerinin neyi neden yaptıklarını açıklayan iki kavram olarak kazınmalı zihnimize, her kalkışma bu iki kavramla doğar ve yine her kalkışma bu iki mefhumla ölüverir. Devrimler, fabrikalar, devletler, savaşlar ve kentler. Keza içinde kalan her şey; sanat, düğün, edebiyat, din, zulüm, şantaj ve şiddet vb.
Temelin biraz daha ötesindeki kalıntılar bize şehir devletleri kurulmadan hemen önce kalkışılan seramik işleri ve araç gereçlerden yola çıkarak (ekonomi ve bürokrasi & sınıf ve ticaret) pek çok konuda bilgi verir.
Doğa’nın dehlizlerinde bulduğumuz taş, ahşap ve çamura aşina haldeydik ancak taş, ahşap ve kil bizim onlara yüklediğimiz hayallere pek uygun ve aşina değillerdi. El-mahkûm kullandık tarihin epeyce süresinde lakin taşların içerisinde saklı öyle bir şey vardı ki, hükmetmesi ve hazmetmesi zor olacaktı, metalle her amaca erişebilirdik.
Yazgı o ki her güzel şeye erişirken katlanıldığı gibi ufak bir sorun vardı. Metalleri eritmek için gereken ısının kaynağı olabilecek materyallerin kendisini ya da bu materyalleri kullanmabiçimlerini bilmiyorduk.
Yanma ısısına bağlı olarak odun ve bakır eşleşti, kapalı fırınlarda bakıra kalay katıp tunç elde ettik, odun kömürünü üretip demiri ergittik ve endüstriyel fırınlar ve çelik elimizde paralanır oldu. Sıcaklık arttıkça enerji artıyor, enerji arttıkça daha fazlasına gereksiniyorduk. Her ayrı materyalde ayrı örgütlenmeler kurmak hasıl oldu; şehir devletleri krallıklara krallıklar imparatorluklara ve çelikle birlikte ulus-devletlere dönüştü.
Endüstri devrimi dokunduğu tüm topraklar ve toplumları hücrelerine dek değiştirirken daha da acıkıyordu. Yeni enerji kaynakları gerekecekti bir adım daha atabilmek için ve bu kaynaklardan bugün dahi en çok kullanılanı Petro-kimya ürünleri oldu. Ateş artık daha sıcaktı, her şeyi eritebilme gücü ise yirminci yüz yılın ikinci yarısına doğru nükleer enerjinin tasmasını tutabildiğimizde bizler tarafından bizlere bahşedilecekti.
Toplumlar kaygıları ve umutlarına dayanarak devinirken enerji kaynaklarına Buridan’ın eşeği gibi bakakalır kimi zaman. Nükleer kaynaklar bir biçimde doğaya zehir zerkederken bizim için yaşanmaz kabul edildi, Ozyorsk ve Semipalatinsk örneklerindeki gibi ışımalar gen aktarımında morfik bozunumlara yol açtı. Ağaçlar tabii ki umurumuzda değildi ancak ucu bize dokunmuyordu ve bu durum tadımızı kaçıracaktı. Petro-kimya endüstrisinin armağanlarıyla biraz da nadir metal ve silikat kullanarak doğanın devinimlerini türbinlerimizeaktarmaya çalışmalıydık. Barajlar, güneş tarlaları ve yel değirmenleri iş görür gibiydi ancak toplumlar artık öylesine obezdi ki bunlardan kaynaklanan enerji dişinin kovuğuna yetmezdi. Eski dünyanın Petro-kompradorlarıysa parsayı kimseye bırakacağa benzemiyordu. Meksika körfezinde Deepwater Horizon’la BP, kazayla öyle büyük bir alanı zibil kuyusuna çevirdi ki, gezegende herhangi bir gücün üç beş para ceza karşılığı dışında bir yaptırımı olmayacağını naçizane kavrayıverdik.
Artık romantik bir ilerleme mitosunun ötesinde medeniyet tarihini enerji tarihi olarak okumak mümkünken kontrol kapasitemizin çoğu zaman iştahımızın gerisinde kaldığını da kabul etmemiz hiç de fena olmaz.
Enerji yoğunlaşırken sistemlerin gücü de yoğunlaşır. Güç yoğunlaştıkça sermaye merkezileşir ve sermaye merkezileştikçe risk katlanır ve güzeller güzeli bir oroboros. Siyaset ve her politikanın bir biçimde dayanma zarureti gösterdiği ekonomi, özünde sofistike bir ısı transfer mekanizmasının izdüşümü olarak okunabilir.
Rasyonel davranırken özünde kısa vadeli nakit akışını hal yoluna koyuyoruz ve o hal böyle olunca para, ateşin soyut ve bir miktar dokunulabilir hayaletini temsil etmekten hiç geri kalmıyor. Böyle durumlar varken iş geliştirme, galat-ı meşhuru olduğu gibi mevcut sürecinbüyüme yolu-yordamı değil; gelecekteki enerji kaynak, taşınım ve tüketim bütününün hangi toplum ve sistemlere hangi koşullarla tahsis edileceğini belirleme süreç ve yöntemi olmalıdır.
Biyolojik evrimimizin üzerine kurulu kültürel evrimimiz öyle birkaç bomba veya birkaç bin kitapla değişmeyecek. Değişmesi de pek yavan olurdu zira. Gereksinimlerimiz herhangi bir yaşam formundan pek farklı değilken her kuşakta çektiğimiz yeni haşhaşı ‘en mühim şey budur’ sayıklamalarında kullanmamak gerek.
Ateş’e yiğitlik olmaz ve ateş düştüğü yeri yakar.
Nisan 2026, Ankara